ஐ๑Abisi๑ஐ ®'s profileHerşeyi denerim; ama yap...PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    Hiç Susmadım

                                         

                                               

                                                Hayatın Emrindeki Düşman

        Kendimize en çok güvendiğimiz alanlarda hata yaparız hayatta daha çok. Belki de aşırı güvenin davet ettiği dikkatsizlik ve önlem almaya gerek görmemektir bunun nedeni. İkili ilişkilerin doğasını teorik olarak iyi bilen insanların kendi ilişkileri söz konusu olduğunda daha çok hata yapmalarını bununla açıklamak gerekiyor belki de.
    Dostlardan yenen kazık başkalarınınkine göre daha çok acıtır tabii ki. Ancak bunun da bir açıklaması vardır elbette. Kendimize aşırı güven ve herkesi kendimiz gibi zannetme hastalığı neden olmuştur buna büyük bir olasılıkla. Ve de dostluk denen kavramın tam olarak ne anlama geldiğini bilmediğimiz için sokmuşuzdur başımızı belaya.
       Bir ilişkiyi çok istediğimizde, bize göre en güçlü yanlarımızı sergilemek isteriz çoğu zaman. Oysa karşımızdaki insanı çok iyi tanımıyorsak eğer, bizim hangi özelliklerimizin onu çekeceğini bilemeyiz. Ve muhtemelen de bizim hiç sevmediğimiz, bizi biz yapan parçalardan biri olmasından pek de hoşlanmadığımız bir yanımız pekala olabilir bu. Kendilerini zayıf göstermek istemeyen erkeklerin kadınlar tarafından sırf zayıf oldukları için beğenilmesinin sırrı burada olmasın?
    Çocuklarımızın ille de bizim istediğimiz gibi insanlar olmasını bekler, bunun için çaba harcarız. Bizim eksiklerimizi tamamlamalarını, gerçekleşmeyen hayallerimizi gerçeğe dönüştürmesini bekleriz onlardan. Ve çoğunlukla olmaz bu. Yanıldığımızı anladığımızda ise derin bir hayal kırıklığı dışında bir şey olmaz elimizde.
    Talihin çoğu zaman yanımızda olacağını düşünürüz. Bu yüzden kendimizi şanslı sayarak, gereken çabayı harcamayız. Bazen de talihin hiçbir zaman yanımızda olmayacağını düşünerek acı çektiririz kendimize. Oysa her iki durumda da hata yapmış oluruz. Hayatın sürprizlerine inanmadığımız için gelir başımıza bu iş.
    Bir yığın olumsuzluğun aynı anda başımıza çullandığından dem vururuz çoğumuz. Oysa başa gelen bir ya da birkaç olumsuzluktur. Ancak o andan itibaren her şeyi negatif düşündüğümüz için diğer olumsuzlukları biz çekeriz kendimize. Hayatımızın kötüye gideceğine inanmaya başladığımız için kötüye gider hayatımız genellikle.
    Derin ve başkalarının belki de hayatlarında hiçbir zaman bulamayacağı, hayallerini süsleyen bir aşkı yakalarız. Ve daha o anda, onu doya doya yaşayacak yerde, o büyük armağanı kaybetme korkusu sarar bizi. Ve hemen ardından aşkımızın yıkım ekibi gibi çalışırız. Korkup panikledikçe hata yapar ve kaybederiz eninde sonunda.
       Bir saat sonrasının bile başımıza ne getireceğini asla bilemediğimiz bir yaşamda, anları yaşamak yerine, kendimizi saklayarak bir başkası gibi yaşamaya kalkar, teslim ederiz hayatlarımızı mutsuzluğa.
    Kısacık hayatlarımızda, bize gerekenden çok daha fazlasını elde etmeye çalışarak başkalarının efendisi olmak peşinde heder ederiz kendimizi. Oysa asıl yapmamız gereken, kendimizin efendisi olmaktır. Hayatlarımızın efendisi olmak yeter de artar bize çünkü, mutlu olabilmek için.
       Velhasıl, hayat bizim neyi düşünüp düşünmediğimize, nasıl davrandığımıza bakmadan kendi mecrasında akıp gider. Ve karşımıza zaman denen amansız ve yenilmez bir düşman çıkarır. Yapılması gereken o düşmandan alabileceğinin azamisini almaya bakmaktır. Çünkü eninde sonunda yenilecek olan bizi

                        

                      Halim Bahadır'ın kitaplarından alıntıdır.

                      Siteziyareti için http://www.halimbahadir.com.tr

                                      Yazarımız Halim Bahadır'a Teşekkürler

     

                                         Niçin susar insan?

    Belki de başlangıçta, konuşmadan da anlaşabildiği birilerinin var olduğunu sanmasından, öyle ummasından. Sonra bir gün konuşmayı denemiştir büyük ihtimalle, çaresiz kaldığından, ‘kendini ifade et’ kültürünün dayatmasında safça, onu anlamalarına izin vermediğini düşünüp kendisini suçlayarak.

    Herkes bir gün konuşur. Konuştuğunda, sustuğundan da beter bir anlayışla karşılaşırsa peki? ‘Kendini ifade edememek’ en çok da çağımızın uydurmacasıdır. Anlamak isteyenler, buna niyeti ve kapasitesi olanlar anlar çünkü anlamıyorlarsa ya işlerine öyle geldiği içindir ya umursamadıklarından ya da böyle bir yetenekleri bulunmadığından. Heidi’nin yazarı Johanna Sypri derin bir bunalımdayken eşi, anlatmadığı için mi görmüyordu sanki karısının mutsuzluğunu. O halde susmak en doğrusudur belki ve siz susarken anlamış olanlar varsa sizi, konuşacağınız kişiler de yalnızca onlar olmalıdır. Emily Dickinson’ın yolunu izlemekte ne sakınca olabilir ki yoksa? İnziva, ona atfedildiği gibi kötü bir şey midir gerçekte? Dışarıdan tuhaf görüneceksiniz diye, onlar gibi olmadığınızdan çeşitli yaftalar yapıştıracaklar korkusuyla, hırsları uğruna değerlerini satanlar ya da arzuları için onları sevenleri harcayanların arasında yaşamak zorunda kalırsanız, buna zorlanırsanız daha fazla mutsuz olmaz mısınız?

    Kime gösteriş yapmak mecburiyetiniz var ki? Yalnızlığınız zevk veriyorsa, içinizin zenginliği yetiyorsa, küçücük bir dünyada kocaman bir alem kurabiliyorsanız bırakın istediklerini söylesinler. Kundura’nın harika bir romanında bir erkeğin bir başka erkekten alması gereken intikamını aslında bir kadından almaya kalkıştığını görüp irkildiğinizde düşün müyormusunuz hiç:

    Zekası sizinle aynı ‘şaka’yı paylaşmaya yetmeyenlerle ne işiniz olabilir ki?

    ------------------------------------------------------------------------------------------------

     

     

     

                         Benimde kendimce duygularım var
    Küçücük dünyalarımızda kocaman kahramanlar olarak yaşayıp gidiyoruz; her birimiz bir 'dünya' ve her birimizin dünyasından oluşan bildiğimiz- bu koca Dünya... Kimsenin elinde 'yaşamı kullanma kılavuzu' yok. Koşullar eşit bu anlamda... Çoğu zaman alışkanlıkla, kimi zaman çözmeye çalışarak yaşayıp gidiyoruz; deneye yanıla...
    Herbirimizin elinde birer büyüteç, dertlerimiz büyüyor, hatalarımız devleşiyor gözümüzde...Bazen yoruluyoruz ama dinlenmeye zaman yok bu oyunda. Çünkü içinde zamanın olmadığı bir 'an' yok kimsenin dünyasında...
    Seçenekler, engeller, ödüller önümüzde... Her şeyi ama her şeyi yapmak elimizde...
    Yarışıyoruz, yatışıyoruz, yaşıyoruz... Küçük sorunlarımızdan örülü çatılarımızın altında...
    'Yaşam nedir, ben kimim, ne olacağım? gibi gerçek sorular ise yastık altında;dünü unuttuğumuzda oluyor unutmadığımızda bu günü yaşıyoruz ama yarını asla düşünmüyoruz.biz ne kadar yokmuş gibi davransak da, küçük sorunlarımızı büyütüp, gerçek sorulardan kaçsak da, onlar içimizde gizli saklı -daima-
    Ya yanıtları kimde? Kim cevaplayabilir tüm soruları, kim çözer oyunun kuralını, kim bilebilir,kim anlatır 'yaşamayı'? ! bence ''Ölüm'' çünkü ölümde ölmekte var bu dünyada.çünkü ölüm acı ve düşündürücü.düşünüyorumda acaba açılmayasıya yumduğumda gözümü/nü beni/seni, toprağa götüren kim olacak.belkide asla bilemeyeceğim belkide bileceğim..belkide canının yongası olamadığım/olduğum biri belkide bir yabancı.ama kalbimi/ni kıran biri olmasa derim..
    Bana öyle geliyor ki; hayatlarımız bağışlanırken bizlere,baştan sona yaşatılıp sonra da unutturulmuş olmalı. Belleklerimize kazınan bazı anılar ve birkaç küçük resim, zaman zaman, bu unutulmuşluğu delip de gözümüzün önüne düşüverince de,bu kurnazca garip oyunun ana kuralını çözmemize engel olacak herşey yapılmış.hiç bir şey bize o sonu düşündürtmüyor çünkü..
    Ne olacağını biliriz aslında çoğu zaman ve ne yapabileceğimizi de.Ama hep bilmezlikten geliriz; daha önce yaşanmış bir hayatı yeniden yaşıyor olmanın verdiği güvenle.Ve bazen bilmeden (!) deriz ki;
    'Tüm yanıtlar içimizde'
    Belkide Susmak da bir çeşit konuşmaktır.Ve bazen susarak konuşur yüreklerimiz, tabi bunu en çok da susarak konuşanlar bilir,ve anlarız.ancak susmanın ezikliği ile yaşarken Susmaların eşiğinde bekleşirken kaybettiklerimizi de düşünüryorum da şimdilerde ah: diyorum ah: keşke bu susmalar olmasaydı.Dilimizden dökülseydide her bir çümle anlatabilseydik kendimizi ve anlaşılabilsekdik anlayabilseydik birbirimizin ne dediğini,taaaa içimizden yüreğimizden.ve bu artık anlıyorumki benim susma zamanım.ve artık yazmayacağım çünkü anlatamıyor anlaşılamıyor olmanın yazdıklarımın değiştiriyor olmasının ezikliğini hissediyorum..içim acıyor.dilim dönmüyor.yoruldum artık kendimi ifade edeceğim diye çabalamaktan ve anladımki ben kendimi ifade edemiyorum.yüreğinde kıymık kadar yokmuşum.kendi küçücük dünyama dönmeliyim çünkü orada olmalıyım.oraya yazmalıyım oraya konuşmalıyım.o sayfalarda kendimce haykırmalı kendimce mutlu olmalıyım..bu sayfalarda susarak konuşmak üzere hoşcakal kalemim..
    ve artık sözün yittiği yerdeyim.

     

    ---------------------------------------------------------------------------------------------

     

      Adını koyamadığım,sesini duyuramadığım,bir türlü susturamadığım delirmiş cığlıklar var içimde.Sebebini anlayamadığım, neyle dolduracağımı bilemediğim bir boşluk..Öyle kocamanki o boşluk sonunu göremiyorum. Dibini bulamıyorum. Neyle kapatmaya çalışsam dahada büyüyor.Çığlıkla yükseliyor içimden,haykırıyor etrafa. Ama nafile..Sanki yaşayan bir ölüyüm. Havada gezen bir bulut. Yada dolu gibi gözüken ama içi boş olan bir kese kağıdından ibaretim.

    Bu duygunun bir adı yok Unutmaya çalışıyorum bu duyguyu, bu boşluğu. Her gün bu duyguyla yaşamaktan yoruldum. Kendimle uğraşmaktan,bu duyguyu unutmaya.atmaya çalışmaktan yoruldum. Ben onu bıraksam o beni bırakmıyor asla.Kendimi oyalamaya çalışıyorum hatta bu sebeple çok gereksiz şeyler bile yapıyorum. İstemeden başıma belalar açıyorum.Ama olmuyor bu duygu öyle sarıp sarmalıyorki insanı, yakamı bırakmıyor bir türlü. Bazen bir kaç günde olsa kendimi mutlu hissediyorum. Ama bu çok kısa sürüyor.

    Ve kendime hep itiraf etmekten korktuğum şeyi itiraf ediyorum bugün. Mutsuzdum ben.. Evet mutsuzum.Sahte gülümsemelerin,sahte mutlulukların ardına saklandım hep.Kendime itiraf etmekten korktum mutsuzluğumu..Hep kaçtım hep umursamadım bu duygumu.Aslında mutlu olmam için o kadar çok sebep var ki hayatımda ama yinede mutsuzum. Sanki yaşadığım yere,bedene,hatta beni bana bile ait hissetmiyorum kendimi. Çok saçma gibi gelebilir aslında ama bu böyle.

     

      

     

     

     

        
      

      

     

     

     

    Büyüme Sakın Küçük Kız

              Küçücük kağıtlardan renkli kalemlerden bir tebessümden daha dün açmış bir kır çiçeğinden mutlu olmayı başardın; ama hayatı ciddiye alamamayı başaramadın.
    Kendin gibi yaşamayı başarabileceğin bir şato yarattın içinde ancak sızmaları engellemeyi başaramadın yine de. Kendi şatonun mutsuzluk kulelerinde intiharı deneyip durdun be küçük kız.
              Adını koyamadığın mutluluğa giden yollarda kayboldun. Hayat denen balta girmemiş ormanın karanlık labirentlerinde bulamadın kendini. Yabancı rüzgarlar konuk oldu dallarına daha çok.
           Çocuk oldun üzdüler büyüdün kaldıramayacağın kadar ağır sorumluluklar yükledin kendine hata yaptığındaysa affetmediler seni.
    Boş verdin kendine biraz da büyük hayallerin peşinde harcadın bir daha geri gelmeyecek anılarını. Hiçbir zaman olmayacak olanı insanların seni anlamasını beklerken muhteşem bir hata daha yaptın ve kırıldın üzüldün ağladın.
            Severken yürekli sevdin. Ancak ak kağıt üstünden kayıp gitti yazdığın aşk şiirlerin ne yazık ki. Yanlış korkak yüreklerde yer aradın sevgine.
    Uzun sürerdi yolculukların ve dönüşlerinde her dem taze olurdu insan sıcaklıkları ile yoğrulmuş küçük öykülerin. Seni sen olduğun için seven ne kadar az insan varmış çevrende. Belki de nedeni buydu dostlarının sayısının bir elin parmaklarını bile geçemeyişi.
    Kitap okumayan şiir sevmeyen sokaklarında kimsesiz kedilere tekme atan insanların yaşadığı bir ülkede şiir gibi yaşamaya kalktın hayatı. Ve böyle bir ülkede anlayamadın kafayı yememek için insanın bir tahtasının eksik olmasının gerekliliğini.
            Ne kötülük tohumlarının gizini çözebildin ne de çiçeklerin bile zehirli olabileceği geldi aklına. Uzatılan her eli sıcak sanmaktan alamadın kendini. Sahte gülüşlere yer yoktu hayatında şaha kalkmış sevinçlerinin hemen yanında yakıcı bir hüzün de bulunurdu duru bakışlarında
    Berbat bir acemi su katılmamış bir amatör olarak atıldın kavgalarına. Nedeni buydu belki de yolunun düştüğü her cephede aldığın yenilgilerin. Planı hiç yapılmamış kaçışlardı aslında küçük kız kanayan kentlerin birinden diğerine yaptığın yolculukların. Yoksa sen de aynı anda her yere yağmaya kalkan şaşkın bulutlar gibi miydin küçük kız?
            Ne yaparsan yap; ama büyümeye kalkma sakın küçük kız.
    Büyürsen şaşkın hesapsız acemi özgürlüğe bile bağlanmaktan korkan bir gezginini daha kaybedecek dünya...

                                Halim Bahadırın ''Büyüme sakın küçük kız'' Adlı Kitabından Alıntıdır..

                                                                                   04/06/2009   20:29